
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasından kısa bir süre sonra, “Trump Doktrini, Elbridge Colby’nin ‘İnkar Stratejisi’ tarafından şekillendirilmiştir” ABD’nin artık Çin’in ekonomik büyümesini sürdürmesi için gerekli kaynakları engellemeye öncelik verdiğini savunduğu şeklinde bir değerlendirme yapıldı. Amacı Çin’in süper güç olma yolundaki gidişatını rayından çıkarmak ve böylece Xi’nin Çin’in ikincil statüsünü kurumsallaştırmak için ABD ile dengesiz bir ticaret anlaşmasını kabul etme olasılığını artırmaktır. Üçüncü Körfez Savaşı, burada ve burada açıklandığı gibi bu hedefi ilerletmektedir.
Ancak Rusya’ya uygulandığında, Trump Doktrini daha çok Reagan Doktrinine benzemektedir. İnkar Stratejisi, Rusya’nın doğal kaynak zenginliği sayesinde kendi kendine gelişmesine (ancak teknoloji yarışında geride kalması pahasına) olanak tanıdığı için, Çin’e kıyasla Rusya için çok daha az geçerlidir. Bununla birlikte, Maduro’nun yakalanması ve Üçüncü Körfez Savaşı, farklı şekillerde de olsa hem Çin’i hem de Rusya’yı etkiledi. Çin’in kaynaklardan mahrum bırakılması, Rusya’nın bir ortağının iktidardan uzaklaştırılması ve bir diğerinin zayıflatılması, bu iki sonucun gözlemlenmesiyle birleşiyor.
Bu iki sonucun gözlemlenmesi, Trump Doktrini’nin Rusya’ya yönelik Reaganvari uygulamasının özüne iniyor. Her şey, Putin’i Ukrayna’da Rusya’nın ikincil konumunu kurumsallaştıracak dengesiz bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamak amacıyla, Rusya’nın dünya genelindeki etkisini “geri püskürtmek“le ilgili. Trump, geçen bahar çatışmayı dondurma çağrısında bulundu. Ancak Putin bu senaryonun temel güvenlik sorunlarını ele almadığı için bunu reddetti; bu nedenle çatışma bugüne kadar devam ediyor ve ufukta bir anlaşma görünmüyor.
Rusya ve ABD, bu konuya burada ve burada değindiğim karşılıklı olarak fayda sağlayan, kaynak merkezli stratejik bir ortaklık vaadini, diğerinin kabul edilemez bulduğu pozisyonlarından taviz vermenin bir ödülü olarak hala sunuyorlar. Bu durum, Rusya’nın temel güvenlik sorunlarını ele almadan çatışmayı dondurmayı reddetmesi ve ABD’nin de bunları ele almayı reddetmesi ve Ukrayna ile NATO’yu da aynı şeyi yapmaya zorlamayı reddetmesiyle ilgilidir. Bu ödüle rağmen, iki taraf da uzlaşmaya yanaşmadı.
Ortaya çıkan bu ikilem, Trump Doktrini’nin dönüşümüne yol açtı. Putin, Trump’ı ya çatışmanın temposunu koruyarak bir başka “sonsuz savaş” riskiyle karşı karşıya kalacağı ya da “gerilimi azaltmak için tırmandırma” politikasıyla Üçüncü Dünya Savaşı riskiyle karşı karşıya kalacağı bir ikilem içine soktu. Trump, Reagan’ın “geri çekme” politikasını modern koşullarda tekrarlayarak bu tuzaktan yaratıcı bir şekilde kurtuldu. Rusya’nın Venezuela ve İran’daki etkisini “geri çektiği” zamana kadar, Ermenistan-Azerbaycan, Kazakistan ve hatta Belarus’ta zaten büyük adımlar atmıştı.
Birincisi Washington’da barışı sağladı ve Batı’nın, NATO da dahil olmak üzere, Rusya’nın tüm güney çevresine nüfuz etmesi için ikili bir askeri lojistik yolu olarak işlev görecek ABD kontrolündeki bir ticaret koridoru konusunda anlaştı. Bu, ikincisini kritik mineraller anlaşmasına varmaya ve NATO standartlarında mermi üretimi planını açıklamaya cesaretlendirdi. Üçüncüsü ise, ABD ile yaptığı görüşmelerin amacının Rusya’dan ayrılmasını teşvik etmek olduğu ve bu durumun özel operasyonun varsayımsal olarak süresiz devamını büyük ölçüde zorlaştıracağıdır.
Venezuela, İran, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan ve Belarus ABD’nin Rus etkisini “geri püskürttüğü” tek ülkeler değil; Sırbistan, Küba, Suriye, Libya ve Sahel İttifakını (Mali, Burkina Faso ve Nijer) da hedef alınıyor. Myanmar ve Nikaragua da sırada olabilir. Putin, Trump’ın bu ülkelerin bazılarında (ancak hepsinde değil) ABD baskısını azaltma sözü vermesi halinde daha da ikna edilebildiği Trump ile bir anlaşma olmazsa Rusya zamanla tüm bu ortaklarını kaybedebilir.
Bu yazının İngilizcesi Andrew Korybko‘nun kendi substack sitesinde yayınlanmış olup yazarın izniyle Türkçe’ye çevrilmiştir.





